Toprak Yürekli Ozan: Neşet Ertaş
Aşksız hava dinlemeyen, çalıp-söylemeyen Neşet Ertaş’a göre, saygı ile yapılması gereken kutsal davranış hâlinde türkü söylemek de ruhun kötülüklerden arınması, melekleşmesidir.
Türkü söyleyenlerin melekleştiğine inanan Neşet Ertaş, müziğe el çırparak eşlik edenlerin, hele de oyun havalarında kalkıp oynayanların, günahlarının yaprak gibi döküleceğini söyleyerek bunu hoş bir benzetme ile dile getirir. Neşet Ertaş’a göre, müziğin özü aşk ise, içerisinde aşk olmadan yapılan türkü de boşa yapılmış demektir. Çünkü aşktan uzak olanı yaşayan ölüye benzeten Ertaş, aşksız çalınan sazı, söylenen türküyü de içi boş, yararsız olarak görür. Bunun içindir ki o; "Aşkı biten, saz çalmasın, türkü söylemesin!" diyerek aşkın varlığını, sanatın ilk ve en önemli koşulu olarak belleklere nakşetmiştir. Çünkü onun için sanat, Hak olan insan gönlüne sesleniştir.
Ömrü boyunca büyük bir aşk ile gönüllere seslenen ve Hak’tan aldığını, Hakk’ın en güzel eseri olan insan gönlüne sunma yoluna adadığı yaşamında, insanlığa bir şeyler aktarabilmenin dolaysız ve içten yolu olan müzik sanatını kutsal gören Ertaş, bu durumu; "Hak’tan geleni, halka iletme anlayışı" ve "Halka hizmet, Hakka’a hizmettir" inancı ile açıklar.
Neşet Ertaş’ın, adeta ibadet edercesine sürdürdüğü sanatının temelinde yer alan aşk, türkülerine de damgasını vurur. Bu durumu; "şeytanca hiçbir şey çalmadım, hırsızlamadım. Ne aldımsa, ne verdiyse; aşk ile aldım, aşk ile verdim!" sözleriyle özetleyen Ertaş, böylelikle üretim aşamasında bilerek ve isteyerek nefsine yenilmediğinin de altını çizer.
İnsan ruhunun temelinde yer alan ve Anadolu coğrafyasında her yerde farklı biçimlerde karşılaşılan tevazu duygusu, Anadolu yürekli Abdallarda bambaşka anlamlara kavuşmuş olarak ortaya çıkar. Kimileri tarafından, ezilmişliğin bir başka ifadesi olarak görülen bu yan, temelde onların engin gönüllüğünden kaynaklanır. Abdallar’ın görülen yanı tıpkı tenlerine rengini veren toprağa benzer. Her Abdalda görülen; gururdan uzak, insancıl, saygı ve sevgi ile dolu alçak gönüllülük olgusu daha küçük yaşlarda ve aile başta olmak üzere, toplumsal yapı içerisinde kazanılan ve çok önemsenen bir değerdir.
Neşet Ertaş’ta da daha ilk bakışta göze çarpan ve sanatının temelinde yer alan tevazunun rol modeli, babası Muharrem Ertaş olup Neşet Ertaş’ın, ‘enginler engini’ diye nitelediği Muharrem Usta’nın engin gönüllülüğü, oğluna da geçmiştir. Kibiri; insanı yok eden, olgunlaşma ve kemâle erme yanında hemen her konuda yol alabilmesini engelleyen kötü bir haslet olarak görmüştür Ertaş, bu yönde de babasına yakışır bir evlât olmuş, enginlikte tıpkı onu yansıtan bir tutum sergilemiştir.
Neşet Ertaş; bütün ömrü boyunca çok sevdiği halkıyla arasına en küçük bir mesafe ya da engel koymamış, halktan insanlarla, zengin yoksul ayırımı yapmadan, özellikle yoksullarla bir arada olmak için çaba harcamıştır. Halkın arasında, onlardan biri olarak bulunmayı çok seven, fırsat buldukça bunu gerçekleştirmeye çalışan Neşet Ertaş’ın bu durum ile ilgili ifadeleri şunlardır: “Halkın içinde olurum ben. Yanımda, Allah’tan başka bir tek koruyucu istemem. Nereye gidersem gideyim, yalnız gider, yalnız çıkarım. Onlar bana yaklaşmak istiyorsa, benim de onların içinde olmam lâzım. Geliyorlar, çoğu elimi öpmeye çalışıyor. Kimisi elini üstüme sürüyor; kimisi elimi, kolumu tutuyor. Bunun bir kötü tarafı yok ki. Bu sevgidir, insan sevgisidir.”
Halktan biri olarak; halkın içinde, halk gibi olmayı seven Neşet Ertaş’ın, sık sık gariplerle yaptığı mütevazı sohbetlere düşkünlüğü onun bu özelliğinin yansımalarıdır. İnsanın, karşısındakini kendinden biraz daha yukarıda görerek davranması gerektiğini söyleyen ve daima böyle davranan Ertaş, yalnızca günlük yaşamda değil, sahnede de aynı tavrı sergilemiştir. Seyirciye karşı yaptığı konuşmalarında hep ölçülü ve saygılı bir tavır içinde olan Ertaş; "Beni deyip geldiğiniz yollarda yüzüm var", diyerek tıpkı toprağa benzeyen engin gönlünü ortaya koyar. Sahne çalışmalarının çeşitli anlarında sık sık dile getirdiği; "ayaklarınızın turabı, gönüllerinizin hızmatçısıyım", sözleri ise bir sanatçının enginlikte varabileceği en ileri noktayı gösterir. Neşet Ertaş’ın sevgisi ve saygısı, elbette ki Hak bildiği insan gönlünedir.
Hakk’ın varlığında gönülü bulan ve gönülden Hakk’a bağlılık duyan Neşet Ertaş, gönül için ‘dağ’ betimlemesini kullanır. Ertaş’tan başka hemen hiçbir ozan ya da şairde görülmeyen bu betimleme içerisinde, dağ kavramının Hakk’a uzanırcasına yukarı (dikey) uzanan ve evreni kaplarcasına genişlemesine (yatay) giden, uçsuz bucaksız bir anlamı vardır. Ve dağ gönüllü Ertaş, can özünde akan aşkın seli ile tüm kâinatı can-ı gönülden kucaklar.
Ertaş’ın, ömrü boyunca ortaya koyduğu yaşam biçimi; gönül adamlığıdır. Gönlü Hak bilip gönül adamlığını değerli kılan anlayışı; gönlü her şeyin üzerinde tutan, böylelikle kâmil insan olabilmeyi amaçlayan bir temele oturur. Ertaş’ın bu anlayışa dayalı olarak görüp kendi yaşamında sergilediği enginlik; hoşgörü, sevgi-saygı, kavgadan ve çatışmadan uzak durma, hak-hukuk gözetme, cana kastetmeme gibi değerleri öne çıkarıp güzel davranışları önemle vurgulaması, onun gönül adamlığının ve iyi insan olma çabasının en güzel göstergelerindendir.
Neşet Ertaş’a göre, bu dünyada aşk irade, gönül ise her şeye hükmeden sultan olmalıdır.
Aşk irade, gönüller sultan olsun
Gönül, aradığın’ gönlünce bulsun.
Gönle saygısı olanın, göze saygı göstermesi gerektiği anlayışını belirten, "göz, gönülün yaylasıdır" sözü de Bektaşi Abdallar arasında bilinen bir düstur olarak, Neşet Ertaş’ta da kendini gösterir. Ona göre de gönle saygısı olanın, göze saygı göstermesi gereği ile kişi bakımlı olmalı ve göze hoş görünmelidir. Ertaş, bu anlayış doğrultusunda; yaşamı boyunca her zaman bakımlı ve gösterişsiz ama iyi giyimli olmuş; gerek günlük yaşamda, gerekse sahnelerde insanların karşısına hep bu biçimde çıkmıştır.
Deli sözcüğünün; algın, yani zekâ özürlüler için kullanıldığı ve nedenle olur olmaz her yerde hele de gönül için kullanılmasını yadırgayan Neşet Ertaş, Hak olan gönüle deli denilemeyeceği inancıyla bu kavramı yalnızca gönül vurgunluğu için kullanır. İçerisinde "deli gönül" betimlemesi geçen bir türkünün kendisinin olup olmadığı sorusunu; "Ben, gönüle deli der miyim?" diye tepki ile karşılayan Ertaş, babası için havalandırdığı bir türküde, Muharrem Usta’nın gönül vurgunluğunun delilik derecesinde olduğunu söyler.
Ertaş’ta görülen gönül adamlığı ve gönül zenginliği, bağrında yetiştiği Anadolu yürekli Abdallar’ın en değerli varlığıdır. Maddiyatı reddederek gönül adamlığına ve gönül zenginliğine yönelmiş Abdallarda bu olgu, ömürlerinin temel ereği olup içtenlikle bu öğretiye bağlıdırlar. Neşet Ertaş, bu olguyu kendine özgü anlatımla şöyle dile getirir: “Bizde, bir hoş gönüllülük var. Silâh sözcüğünü sevmem ya, bizim tek silâhımız gönüldür. Biz birbirimizi gönülle güldürür, gönülle öldürürüz. Gönülden gönüle yol var. Gönülden gönüle mutlu oluruz biz. Hani, "Allah insana gönül zenginliği versin;" diye dua ederiz ya, şükür, hepimiz gönül zenginiyiz.”

Yaşamı boyunca gönül ile alıp gönül ile verdiğini belirten Ertaş, her şeyin gönül ile yapılması gerektiğini de deyişlerinde öğütler. Hele de konu sevda olursa:
Dinler isen, sana bir şey söyleyim
Gönüllüye gönül ver, delikanlı!
Gönülsüz olanın gitme peşinden
Sana olmadığını der, delikanlı!
Sevda, ateşten de betermiş derler
Hasreti burnunda tütermiş derler
Her gönülde bir aslan yatarmış derler
Gönüldeki aslan yâr, delikanlı!
Tepeden bakarak konuşma boşa
Dengesiz sevgiler gider mi hoşa?
Engin ol, aslanın gönlünü okşa
Eğer yaralıysa sar, delikanlı!
Garibim, zorunan gönül alınmaz
Gönülsüz gönüle sahip olunmaz
Kıskançlık deliliktir, çare bulunmaz
Bunu bir bilene sor, delikanlı!
Sevgi, saygı ve aşk ile örülü manevi evrenleri içerisinde, kendilerine özgü karakteristik yapısı olan engin bir hoşgörü kültürü ortamında doğup yetişmiş Abdal aşiretinin bireyi olarak Neşet Ertaş’ta, hoşgörünün en güzel yansımalarını görmek mümkündür. İnsana ve insanlığa âşık Neşet Ertaş’ta görülen, yaşamsal ve sanatsal felsefesinin hemen her noktasına etki eden hoşgörü anlayışı, kendine özgü bir yapıda olup merkezinde olumlu düşünme ve olumlu yaklaşma düşüncesi vardır. Her şeye olumlu yaklaşma düşüncesini; “Ben olumsuz şeyi hafızama almam, her zaman olumlular bende kalır. Olumsuz şeyleri hafızama almadığım için rahatsız etmez, onun için de rahat uyurum.” sözleriyle ortaya koyar.
Neşet Ertaş’ın, olumlu bakışla ele aldığı yaşamına dair durumları ve kişilerin yanlışlıklarını; "yaratandan ötürü, onun hatırına hoş görmek", gibi bir anlayışı da vardır. Ertaş bu bakışla, yaşamı boyunca çatışma, kavga ve karşı karşıya gelmekten uzak durmaya özen göstermiş, aşireti genelinde görüldüğü üzere, kötülüğe iyilikle karşılık verme gibi hoşgörü dolu bir tavrı benimsemiştir. Onun, ağır koşullar altında geçen yaşamında, türlü sıkıntılar çekmesine neden olan yanlışlıklara dayanabilmesi; bu engin hoşgörü duygusundan ve tavrından kaynaklanmaktadır.
Gönül adamlığı içerisinde, gösterişsiz bir yaşam sürdürmeyi yeğleyen Ertaş’ın maddiyat kavrayışı da, onun bu yönüne denk düşen bir tavır içerisindedir.
Aşk ve inanç dolu yüreğinde, rızasız lokmayı haram bilen ve bu inançla, işin de kazancın da alın teri kaşılığı olmasının önemini belirten Ertaş için para; muhtaç olmamak adına ihtiyaç gereğidir ve bundan başka da hiçbir anlamı yoktur. Tam tersine, zenginliğin korkulacak bir şey olduğunu ve kendisinin de bundan korktuğunu vurgulayan Ertaş’ın bu konu ile ilgili görüşleri çok açıktır: “Zenginlik, korkulacak şeydir; ben zenginlikten korkarım. İnsanın, bir insan ömrü içinde zengin olmasını pek helâl bulmuyorum; çünkü, insanın ömrü yetmez alın teriyle kazanıp da zengin olmaya!”
Alın teri ile kazancı önemseyerek zenginlikten korkan Neşet Ertaş, yaşamı boyunca her lokmasını hak ederek kazanmaya önem vermiştir. Bu anlayışını; "Halkın karşısına çıkıp türkü söylediği zaman, halkın yüreğinde bir şey uyandıramayan, aldığı parayı, yediği ekmeği helâl ettirememiş!" sözleriyle belirten Ertaş, halkın karşısına çıkıp aldığı parayı hak edebilmek dışında hiçbir kazanç yoluna yönelmemiştir. Almanya’ya gittiği ve daha işlerini tam yoluna koyamadığı o ilk dönemlerde;
Alman Müzik Okulu’nda verdiği dersler sonucu pasaportuna yazılan "sazının öğretmenidir" yazısı ile belki de yaşamının sonuna kadar hiç çalışmadan geçinebilecek olmasına karşın, bunu asla yapmamış ve istememiş olması bu anlayışının çarpıcı örneklerinden biridir. Kimi işlerde; gelen insanları mutlu etmediğini düşünerek, aldığı paranın kısmını geri çevirmesi, hatta hiç almaması gibi örnekler de onun bu inancının yaşamındaki gerçek yansımalarıdır.
Neşet Ertaş’ın maddiyat kavrayışı, tıpkı aşiretinin azla yetinen insanları ile birebir benzerdir. Çünkü o da tıpkı soydaşları gibi, "hiçbir şeyi olmadığı için her şeyi olan’dan, harabat ehli sevdalılarından’dır". İnsan; "tam ömrüne göre ölçmeli, bugün son ekmeğini yiyip ölmeli, artan bir şey kalmamalı; eğer öldüğümde bir çuval unum kalmışsa, ben suç işledim demektir!" diyerek yoksul düşmeyecek ve yaşamını sürdürmeye yetecek kadar bir paranın gerekliliğine inanan, bundan fazlasını haram gören bir anlayıştadır. Ertaş, az ile yetinebilecek kadar kanaatkâr, çok’u istemeyecek kadar da tok gönüllüdür. "Çok verip azdırmasın, az verip bezdirmesin;" deyişi ile özetlediği bu yaklaşım sonucu, o da geleceğe yatırım yapmak, mülkiyet edinmek düşüncesinde olmamıştır.
Gerçek zenginliğin ruhta olduğuna, bunu engelleyecek ve kirletecek her şeyin karşısında durulması gerektiğine varan inanışı sürdüren Ertaş, yoksulluktan hiç yakınmamış, aksine yokluktaki varlığı önemseyerek, yaşamsal ve sanatsal felsefesini bu öğreti üzerine kurmuştur. Eserlerinde belirgin olarak görülen bu özü ve felsefî yaklaşımını bir deyişinin iki satırında dile getirir:
Dünya malı ile gönül eğlenmez
Gönülden bilecek yâr olmayınca...
Biriktirme düşüncesi bir yana, para tutma alışkanlığı da olmayan Ertaş; kimi zaman eserlerinde yoksulluğa vurgu yapar. Onun bu yaklaşımı; zenginliği önemsemek değil, yalnızca yokluğun nedenlerini toplum adına eleştirmek içindir.
Neşet Ertaş’ın, maddiyat kavrayışı ve mülkiyet olgusunu neredeyse hiçe sayan bu tavrına, salt maddi ilişkilerde değil, eserlerini sahiplenme konusunda da rastlanılmaktadır. Nitekim bu tavır sonucu, ürettiği, bütün ülke insanının bildiği ve adeta iliklerine kadar işlemiş birbirinden değerli türküleri neredeyse yarım asırdır Unkapanı adı verilen Türkiye Müzik Piyasası sektöründe, salt Türk Halk Müziği alanı ile sınırlı kalmayıp tüm alanlarda birçok müzisyen tarafından sayısı bilinmeyen plâklar, kasetler ve CD’lerde seslendirilmesine karşın, yakın zaman öncesine kadar telif hakkı almaya yönelik herhangi bir girişimde bulunmamıştır. Bu uzun süreç içerisinde eserlerinin adları, sözleri ve müzikleri değiştirilmiş, hatta kimi eserleri başkalarının adına kaydettirilmiş olsa da o, "Şu türkü sizin mi?" diye kendisine sorulduğunda "Biri sahip çıkmazsa, benimdir!" diyerek engin bir hoşgörü sergilemiştir. Günümüz yaşantısında belki de anlaşılmaz gibi görülen bu tutum, onun hem maddiyat algısından hem de, "gün bugün" anlayışı ile bugünü gözetip geçmişe bakmak istememesinden kaynaklanmaktadır.
Kaynak: Türkü Dostları
Neşet Ertaş Türküleri: https://www.turkudostlari.net/sor.asp?a=30