Hukukta vesayet; koruyucu atanması, velayet altında bulunmayan küçüklerin veya kanuni şartları taşıyan ergin kişilerin (kısıtlıların) haklarının korunması amacıyla devlet tarafından kurulan hukuki bir koruma mekanizması olarak bilinmektedir. Ancak uluslararası politikalarda benzerlik olmasına rağmen öyle uygulanmamaktadır.
Türkiye’nin geçmiş tarihinde istiklal savaşı öncesi zor günlerinde de gündeme getirildiği gibi vesayetin en derin hali olan MANDA olarak da anılmaktadır. MANDA bağımsızlığın ve özgürlüğün tam anlamıyla kullanılamaması, başka bir ülkenin koruması altında varlığını sürdürmesidir. Vesayet ülke içi olanlar da ulusal, uluslararası alanlar için yönlendirme, yönetme olarak değerlendirilebilir. Ülke yönetiminde seçilmiş kişilerin veya halkın serbest iradesine ve yönetimlerine müdahale anlamına gelmektedir.
Küresel dünyada uluslararası güce ulaşamayan ülkeler adına var olabilmek veya varlığını sürdürebilmek için her hangi bir güçle vesayet kurmak gerekli midir veya ne kadar gereklidir. Kurulursa vesayetin sınırı ne olmalıdır? Küresel dünyada var olmak için herhangi bir güçle vesayet kurmak gerekli değildir; aksine, eşit ve çok kutuplu ilişkiler sürdürülebilirliği daha çok destekler. Vesayet ilişkileri yerine karşılıklı çıkarlar ve uluslararası hukuk temel alınmalıdır. Sınırı da iş birliği sınırlarını aşmamalıdır.
Türkiye’de bir askeri vesayetten söz edilirdi ve son dönemlerde, Türkiye’deki bazı hükümetler iktidar alanlarını genişletmek veya bazı vesayet güçlerinin üzerinde olduğunu ve bu vesayeti ortadan kaldırmak üzere zaman zaman ABD gibi bazı güçlerle işbirliği yapmışlardı. Bu durum Türkiye’de işbaşında olanların sıklıkla bu yönteme başvurması sonucu askeri vesayet yerine Amerikan vesayeti etkisinin artırmış olduğu yorumlarının yapılmasına neden olmuştur. Ancak bu vesayet, yeni değildir. Türkiye’nin Kore savaşında yer alması sonucu NATO’ya girmesi ile birlikte Türkiye Amerikan vesayetini resmen kabul etmiş oldu. NATO ülkelerinden hiç biri NATO üyesi olmak için bedel ödememişken Türkiye Kore savaşı ile bedel ödeyerek NATO üyesi olmuştur. NATO zaten ABD’nin askeri ve güvenlik açısından üye ülkeleri himaye etmesiydi. Bu amaçla kurulmuştu.
Bu süreci başlatan Yalta Konferansı olmuştur. Yalta Konferansı, İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna doğru 4-11 Şubat 1945 tarihleri arasında ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği liderlerinin katıldığı Kırım'daki Yalta kasabasında düzenlenen zirvedir. II. Dünya Savaşından sonra Almanya'nın kayıtsız şartsız teslim olmasını sağlamak ve ülkeyi dört işgal bölgesine (ABD, İngiltere, Fransa ve SSCB) ayırmaktı. Bu konferansta Rusya, o dönemde ortaya çıkan konjonktür nedeniyle Türkiye’nin Amerika’nın arka bahçesi olmasını kabul etmek zorunda kalmıştı.
Bu Karadeniz sınır olmak üzere, belki de soğuk savaş yıllarının bir gerekliliği haline gelmişti. Ancak bu süreç içerisinde bu güne kadar yapılan siyasi yorumlarda Rusya için bu kararın belki de doğru bir hamle olmadığı yönünde değerlendirmeler de yapılmıştır. Attilâ İlhan’ın deyimiyle, “Batı’nın deli gömleği”, Türkiye’ye Yalta’da giydirilmiştir.
Bazı çevreler milletin inancını istismar edenlere, halkın değil rantın yanında duranlara karşı çıkılmalıdır, vesayeti kaldıracaklarını beyan edenlerin iktidara gelince kendi kişisel vesayetlerini kuranlara karşı çıkılmalı yorumları yapılmıştı, kişisel vesayetin tek adam rejimiyle daha kolay kurulabildiğini de belirtmişlerdi. Aslında ABD’nin küresel tasarımında Türkiye’de tek adam vesayetinin kurulmasını 2006 yılında CIA eski Türkiye şefi Paul Bernard Henze, Beyaz Saray'a sunduğu Türkiye raporunda önerilmişti. Henze, raporunda özetle şöyle belirtilmişti, “Türkiye'nin bu şekliyle, Amerikan politikalarının yanında olacağından emin olamayız.”
Ülkeyi kuranlar, denetim mekanizmasını çok sıkı tutmuşlar. Hükümet ikna edildiğinde Meclis; Meclis'i ikna edildiğinde, ordu; ordu ikna edildiğinde yargı karşı çıkabiliyor. Eğer Amerika'nın çıkarı Türkiye'de bir federal devlet kurulması ise mutlaka ve öncelikle yargı, ordu, Meclis ve hükümeti tek elde toplayan başkanlık rejimine geçilmelidir. Bir kişiyi ikna etmek, birbirini denetleyen yapıyı ikna etmekten çok daha kolay olacaktır. Eğer o bir kişi Amerikan çıkarlarını yardım etmek konusunda tereddüt ederse, bir kişi üzerine kurulmuş yapıyı yıkmak Amerika için sorun olmaz görüşü hakimdi.
İktidarlar sıkışınca bazı alanlarda ki sorunları lehlerine çözemeyecekleri andan itibaren yakındıkları askeri vesayet, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesiyle yoluna devam etmesini sağlıyordu. Bu vesayeti, FETÖ aracılığıyla Ergenekon, Balyoz ve Casusluk davaları vb. ile zayıflatmak ve hatta kaldırılmak istendi. Davalar başlamadan önce, Amerikalı savcı Susanne Hayden, büyük illerin başsavcılarıyla toplantı yapmıştı.
Askeri vesayetin tamamen kalkması için 12 Eylül 2010 referandumu ile veya daha önceleri bir şekilde yüksek yargıya, Askeri ve savunma kuruluşları cemaat kadroları ile doldurulmuş, bunun sonucunda girişilen 15 Temmuz kalkışması, vesayetin tepe noktası olarak görülmüş ve bu düşünceyi destekleyen bazı siyasi çevrelerin girişimiyle hazırlanan 2017 referandumu ile ülkenin yönetim sistemi tek adam yönetimine dönüştürüldüğünde eleştiriler yüksek perdeden yapılmıştı ve halen de devam etmektedir.
Yeni sistemde, “Türk-Arap-Kürt ittifakı” savunuluyor hatta bu projeye halk desteği sağlamak için Malazgirt ve Çanakkale savaşlarındaki tarihi gerçeklerin bilerek çarpıtıldığı yorumlarını yapanlar da var. Yine bazı çevrelerden Tom Barrack’ın “Irak, Suriye ve Türkiye’nin birbirine hizalanması” olarak açıkladığı projenin bu olduğu açıklamaları gelmiştir. Sonrasında Suriye de ki gelişmelerin yönü değişmiştir. Suriye ve Ortadoğu da ki tarifeler sipariş edildiği gibi sonuçlanmamıştır. ABD, İsrail-İran savaşları da küresel emperyalizmin beklediği gibi sonuçlanmamıştır. ABD Türkiye için etnik kökene dayalı Federasyon yönetim modelini çeşitli platformlarda askeri ve sivil yetkilileri aracılığıyla dile getirmiştir.
Bunlardan bir örneği; Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı eski bürokratlarından Necdet TOPCUOĞLU (Müsteşar yardımcısı) 1999 yılı ABD Washington D.C. Grand Hayat Otelde ikincisi yapılan ve rahmetli Mustafa KOÇ’un eş başkanlığını yaptığı Dış Ekonomik İlişkiler Konseyi (DEİK), “altın kahvaltı” toplantısında oturum başkanı Senatör Kezıban BAKER (eski dış işleri bakanı James Baker’in eşi) usul gereği konuk konuşmacı olarak kürsüye davet ettiği, ABD’li emekli general konuşmasında Yugoslavya’nın, Bosna Hersek sorunu ile Kürt sorunu tam olarak birbirinin benzeridir! ve Türkiye’de bir federasyona gidilmesinin zorunlu olduğunu vurgulamasına Üzeyir Garih'in verdiği tarihi cevabın çok anlamlı olduğunu belirtir. Garih; Senatör, “Ben Yahudi kökenli Türk vatandaşıyım. Alarko Holding yönetim kurulu başkanıyım. 80 yıldır biz Türkiye’de ticaretle meşgulüz. Kazanıyoruz, vergimizi veriyoruz. Hiç bir sorunumuz yok. Hukuk önünde hür ve eşit Türk vatandaşlarıyız!” der.
Türkiye’de her yurttaş yeteneği ölçüsünde fırsat eşitliğine sahiptir. Bu nedenle senatör sayın generalin, “Yugoslavya’nın Bosna Hersek sorunu ile Türkiye’nin sözde Kürt sorunu arasında bir benzerlik var ifadesinin gerçeği yansıtmadığını belirtmek istiyorum. Ancak General bir benzerlik arıyorsa, esas benzerlik: Miloseviç ile Abdullah Öcalan arasında var; çünkü ikisi de kandan besleniyorlar dedi!” ifade ederek belki de Garih’in bu sebeple suikasta uğramış olabileceğini belirtir.
Küresel güçlerden bir kısmının çok uluslu, çok dinli, çok dilli ve farklı ırklara sahip Osmanlı İmparatorluğu’nun mirası üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletini ulus-devlet düzeyinde kabullenmeleri oldukça zor olduğunu göstermektedir. Ayrıca Küresel emperyalizmin ulus-devlet yapısında küresel tasarım planlarına ulaşmada ki engellerin çokluğundan kaynaklandığı anlaşılmaktadır.
ABD’nin ve arkasındaki İsrail’in, Büyük Orta Doğu Projesi’nin hayata geçebilmesi için Türkiye’nin milli devlet olmaktan çıkarılması, kozmopolit bir devlet haline gelmesi planlananların gerçekleşmesi için önşart olarak görülüyordu. Böylece Fırat-Dicle havzasını, yani su kontrolünü de Kürt devleti üzerinden belkide İsrail’e vermeyi planlıyorlardı.
Zaten Avrupa Birliği Komisyonu'nun 6 Ekim 2004 tarihinde açıklanan Türkiye İlerleme Raporu'nda Dicle ve Fırat havzalarındaki barajların ve sulama tesislerinin İsrail'in de dahil olduğu uluslararası bir konsorsiyum tarafından yönetilmesinden söz ediliyordu! Bu yöntemin Türkiye’nin aleyhine olacağını bununda yeni bir kapitülasyon olduğunu yorumlayanlarda çoğunluktaydı. Türkiye ve Türk halkı bu planlara hiç bir surette geçit vermeyecektir, vermemelidir.
Amerikan Büyükelçisi Tom Barrack, bir ifadesinde 1919’dan bu yana, bölgede kurulan ulus devletlerin, Amerikan çıkarlarını bozduğunu söylüyordu, kendisinden çok önce de Amerikan Büyükelçisi Pearson, “Erzurum’dan Bağdat’a kadar uzanan bölge tek bir ekonomik bölge olacak” demişti, Barzani’nin İnternet sitesinde, “Bu bölge aynı zamanda tek bir siyasi bölge haline gelecek, TSK bu topraklardan çekilecektir” yorumları yapılmıştı. Umarız bunlar başarılamayacak ve kâğıt üzerinde projeler olarak kalacaktır.
Bazı çevrelerce, "Türkiye azınlık kuşatması altındadır! Bu coğrafya üzerinde korkunç hesaplar var. Ülkenin insan karakterini değiştirecekler. Karakterimiz, şahsiyetimiz, algı değerlerimiz, ölçülerimiz değişirse, bölge rahatlıkla işgal edilecektir." gibi yorumlar yapılmıştır ve yapılmaktadır. Tek başına iktidar potansiyeli görülen liderler ve partilerin zayıflatılmaya veya tasfiye edilmeye çalışılması, ABD’nin Türkiye Cumhuriyeti’ni tasfiye ederek bölgesel bir federasyon kurma projesiyle doğrudan bağlantılı olduğu tezini savunanlar.
Yine bazı çevrelerce; Kendisini Atatürk'ün mirası olarak pazarlayanların çizgisi, "eşit yurttaşlık" maskesi altında etnik bölücülüğün önünün açılması. Bir başka kesimden ise din kisvesiyle ümmetçilik adı altında Arap milliyetçiliğinin körüklenmesi, bu algı operasyonlarıyla toplumsal muhalefet pasifize edilirken, sınırların gelgeçe çevrilerek ülkeye milyonlarca devşirme insanın sokulması; bunlara vatandaşlık hakkı verilerek, demografik yapı ve egemenlik hakkının içeriden çökertilmek istendiği şeklinde yorumlarda yapılmaktadır.
Türkiye ile dost ve müttefik görünen bazı ülke ve kuruluşların, ‘Terörsüz Türkiye’ bağlamı ile çözüm süreci gibi hassas iç dinamikleri, "Dört ülkedeki Kürtlerin birleşmesi" gibi tehlikeli bir fanteziye bağlaması, aslında niyetin bölgeye huzur getirmek değil, Türkiye'nin egemenlik haklarını doğrudan hedef alan bir kuşatma planına zemin hazırlamak olduğu da belirtilenler arasındadır.
Bir önceki terörle ilgili çözüm sürecinde; HDP’nin bölge halkına sokağa çıkma çağrısı yapması, 6-8 Ekim 2014 ayaklanmasının fitilini ateşlemişti. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki 131 yerleşim yerinde barikatlar kurulup, yollar kesildi. 2 polis şehit oldu, 35 kişi hayatını kaybetti, 761 kişi yaralanmıştı. 2013-2015 arasında binlerce kişi dağa çıkıp örgüte katılmıştı. PKK’nın siyasi kolu HDP’liler, terör örgütü PKK/KCK yönetiminin talimatıyla 8 Ağustos 2015 ve 10 Ekim 2015 arasında 5 il merkezinde ve 11 ile bağlı 21 ilçede özerlik ilan etmişlerdi. Bu sırada PKK’lı teröristler ve yardım edenlerin Diyarbakır, Mardin, Muş hatta Elazığ’da açtıkları hendek ve çukurlara yönelik 14 Aralık 2015 ile 2 Mart 2016 arasında yürütülen operasyonlar, 800’e yakın şehidimizin hayatına mal olmuştu.
Bütün bu yorumların belirtilmesinin nedeni ise; Türkiye’nin son dönemde terörün sona erdirilmesi ile ilgili yasanın 467 kabul, 87 red, 7 çekimser oy ile TBMM’den geçirilmiş olması, Terörsüz Türkiye, Milli dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi adıyla “çerçeve yasa” ve girişimlerin toplumsal karşılığını bulması, silahlı çözümler yerine siyasi çözümle sonuçlandırılması hedefinin önemsendiğinin bilinmesidir. Bu Türkiye’ye karşı sipariş edildiği belirtilen küresel tasarım ve planların Türkiye’nin dinamiklerine rağmen gerçekleştirilemeyeceğinin kanıtı olmalıdır.
Türkiye’de sivil ve askeri otoritenin federasyon veya bölgesel özerklik gibi ülkeyi bölünme sürecine götürebilecek olumsuz tüm yaklaşımların açık bir dille red edilmesi, bu yolun tamamen kapatılması şeklinde olmalıdır. Bu olumsuz yaklaşımın, olumlu bir toplumsal düşünceye, harekete ve dayanışmaya dönüşmesi için siyasi ve askeri olarak gerçekliğinin kanıtlanması, toplumda iç huzurun oluşturulması şarttır. Diğer taraftan İran’ın Hürmüz boğazı zorlamalarıyla, ABD tarafından sipariş edildiği belirtilen bu Ortadoğu planı belki de yine yön değiştirmek veya ertelemek zorunda kalmıştır.
Türkiye Petrolleri (TPAO) ile BP arasında imzalanan hisse devir sözleşmesiyle, TPAO'nun Kerkük'te faaliyet gösteren BP Energy Company of Kirkuk Limited'in (BPECKL) yüzde 15 hissesini devralması, Türkiye'nin Irak enerji sektöründeki konumunu güçlendiren stratejik bir gelişme olarak görülebilir. Kerkük Yeniden Geliştirme Projesi, Irak'ın en büyük petrol sahalarından biri olan Kerkük, Bai Hassan, Jambur ve Khabbaz sahalarının yeniden geliştirilmesini hedeflemektedir. Proje, yaklaşık 3 milyar varil petrol eşdeğeri üretilebilir hidrokarbon potansiyelini kapsayan sahaları içermektedir. Projenin ticari yüklenicisi olan BP Energy Company of Kirkuk Limited (BPECKL) bünyesinde BP %43, ConocoPhillips %42 ve TPAO %15 paya sahip olmaktadır. Petrolün mülkiyeti Irak devletine aittir.
Bu yapı sayesinde Türkiye diğerleriyle beraber, üretim artışıyla oluşacak ekonomik değere ortak olmaktadır. Bu da Türkiye'nin Irak enerji sektöründeki varlığını derinleştirirken, Kerkük petrollerinin geleceğine ilişkin ekonomik çıkarlarını da güçlendirebilir ancak bu gelişme, aynı dönemde gündeme gelen Irak–Suriye (Kerkük/Baniyas) petrol koridoru ile birlikte değerlendirilmelidir. Kerkük'te üretimin artırılması, bu petrolün hangi güzergâhtan dünya pazarlarına ulaştırılacağı sorusunu daha da önemli hâle getirmektedir.
Kerkük petrolünün en kısa, mevcut altyapıya sahip ve en düşük yatırım maliyetli ihracat yolu bugün de Irak–Türkiye Ham Petrol Boru Hattı (Kerkük–Yumurtalık/Ceyhan) olmaya devam etmektedir. Bu nedenle Türkiye'nin TPAO aracılığıyla üretim tarafına ortak olması, Kerkük–Ceyhan hattının yeniden tam kapasiteyle işletilmesi Türkiye açısından daha da stratejik hâle getirmektedir.
1973-1975 yıllarında imzalanan Irak–Türkiye Ham Petrol Boru Hattı Anlaşması'nın 27 Temmuz 2026 itibarıyla sona ermiş olması bu belirsizliği daha da artırmaktadır. Taraflar arasında henüz yeni bir uzun vadeli anlaşma imzalanmamış, kamuoyuna yansıyan geçici uzatma düzenlemesi de kesinleşmemiştir. Bu nedenle hattın hukuki temelinin yeniden oluşturulması, Kerkük petrolünün geleceği açısından stratejik bir zorunluluk hâline gelmiştir.
Bu noktada Irak–Türkiye Boru Hattı Anlaşması'nın kalıcı biçimde yenilenmesi kritik önem taşımaktadır. Son yıllarda yaşanan tahkim süreci, Türkiye'nin tazminata mahkûm edilmesi ve mevcut anlaşmanın yalnızca geçici olarak uzatılması, Ceyhan güzergâhının geleceğine ilişkin belirsizlik oluşturmaktadır. Türkiye'nin Kerkük'teki üretim ortaklığından tam anlamıyla fayda sağlayabilmesi, bu hattın hukuki ve ticari temelinin uzun vadeli şekilde güvence altına alınmasına bağlıdır.
Diğer taraftan; Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026 tarihinde Mekke’de imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı bir saldırının tüm taraflara yapılmış sayılmasını öngören NATO tarzı kolektif bir savunma paktı olduğu görülmektedir.
Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkına dayanan mutabakata göre, üyelerden birine yapılan saldırı hepsine yapılmış kabul edilir. Bu anlaşmanın herhangi bir ülkeyi doğrudan hedef almadığı, savunma odaklı olduğu ve diğer ülkelere de açık bulunduğu resmen vurgulanmıştır.
Pakistan'ın Hindistan'la ve Suudi Arabistan'ın İran destekli Husiler’le yaşadığı çatışmalara atıfta bulundu ve anlaşmaya katılmanın Türk askerinin bölgesel krizlerin içine çekileceği anlamına gelmediği de vurgulandı. Türkiye, anlaşmanın üçüncü bir tarafa karşı olmadığını da kayda geçirerek İsrail'in de hedef olarak görülmediğinin altı çizildi.
Batı ve dünya basını (Reuters, CNN, WSJ) anlaşmayı ABD güvenlik şemsiyesine olan güvenin azaldığı ve Orta Doğu'daki gerilimlerin tırmandığı bir dönemde İslam dünyasının en güçlü üç askeri ülkesinin birleşmesi olarak yorumlamıştır. İsrail ve Yunanistan basını bu yeni eksenden duydukları rahatsızlığı dile getirirken, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Cumhuriyeti üçlemesine karşı bir savunma hattı olarak değerlendirilmekle birlikte, İran cephesinden ise anlaşmanın kendilerini hedef almadığı yönünde mutedir mesajlar gelmiştir. Bu durum daha önce ki yazılarımızda da ifade edildiği gibi küresel güçlere ve bu küresel güçlerin küresel emperyalizmi yerine diğer ülkelerce askeri ve ticari, “bölgesel merkezler” oluşturulması bölgesel ve ülkesel dengeler açısından daha uygun bir yapı olabileceği vurgulanmıştı.
18 Ağustos 2026 günü gecesi, İsrail işgal ordusuna bağlı savaş uçakları Suriye'nin kuzeyindeki Ebu Zuhur Askerî Üssü'nü hedef aldı. Netanyahu Türkiye’ye mesaj verdik daha iyi anlamalarını sağladık açıklamasının yapıldığı ve Esed rejiminin devrilmesinden sonra Suriye'deki saldırılarını arttıran İsrail'in siyasi düzlemde de Türkiye'nin Suriye'deki nüfuzuna karşı olduğunu çok kez dile getirdiği biliniyor. Engel olunmazsa bütün coğrafyayı cehenneme çevirme kastını ilan etmiş bir ülke pozisyonundadır. Seçimler nedeniyle iç cepheye oynayan Netanyahu NATO’ya rağmen kendini ve halkını kandırdığının umarız farkındadır.
Hedef alınan üssün stratejik değeri, Türkiye sınırına yakınlığı ve Türk askerî varlığının bulunduğu noktalara yakın mesafesi düşünüldüğünde diğer saldırılardan daha hassas bir zemine oturduğu söylenebilir. Suriyeli yetkili, İsrail savaş uçaklarının Ebu Zuhur Askeri Havaalanı'na 8 saldırı düzenlediğini belirterek, saldırılarda pistin yanı sıra hangarda atıl durumdaki bir yapının hedef alındığını kaydetmiştir. Saldırının Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan üçlüsünün vardığı Mekke Anlaşması'ndan yalnızca 11 gün sonra gerçekleşmesi de dikkat çekti.
İsrail düşmansız kaldıkça ABD ve AB ülkelerinin yardımları kesilecek, İsrail’in düşmanları devam ettiği sürece AB İsrail’e yardıma devam etmek zorunda kalacaktır. Ancak Mekke antlaşmasından sonra da bu durum devam ederse vahim sonuçlar doğurabileceğinden, öylede olsa AB İsrail’e yine de yardım etmek zorunda kalacaktır. Seçim AB ülkelerinin olacaktır ama kriz öncesi, ama kriz sonrası yardım etsin sonuç değişmeyecektir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenlik sınırları ve toplumsal barışı, hiç bir zaman bir AB ve Washington lobicisinin ya da sömürge artığı bir finansörün oyun sahası olamaz. Bu bölgeyi ateşe atmaya çalışan silah tüccarları ve küresel baronlardır. Ama atladıkları bir şey var: Türkiye'nin geleceğini Tom Barrack, Pearson ve Netanyahu gibi lobicilerin karanlık ajandaları değil; Türk halkının ve bu toprakların kendi iradesi ve sarsılmaz hafızası belirler. Tarihin her döneminde bu böyle olmuştur. Türk milleti bu filmi daha önce de görmüştü, figüranları da senaristleri de çok iyi tanıyor!
30 Ağustos Zafer Bayramınız kutlu olsun.
Esen kalın.