AK Parti Sözcüsü Çelik: Kırmızı çizgimiz ihlal edilmiştir

AK Parti Sözcüsü Çelik: Kırmızı çizgimiz ihlal edilmiştir
AK Parti Sözcüsü Çelik, "Cumhurbaşkanımıza ve Sayın Bahçeli’ye yönelik bu ifadeleri lanetliyoruz. Onların hukukunun korunması bizim kırmızı çizgimizdir ve bu kırmızı çizgi açıkça ihlal edilmiştir" dedi.

AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, AK Parti MKYK Toplantısı sonra açıklamalarda bulundu.

Çelik'in açıklamalarından satır başları şöyle:

Hizmet götürme konusunda kararlı ve sevdalı olan bütün arkadaşlarımıza kapılarımızın ilkeler çerçevesinde açık olduğunu bir kez daha ifade ediyor, yeni katılan arkadaşlarımıza da ailemize tekrardan hoş geldiniz diyoruz; kendilerine ve hizmet edecekleri vatandaşlarımıza hayırlı olsun.

Değerli arkadaşlar, bu yıla çok yoğun bir şekilde girdik ve maalesef bu yoğunluk çok da pozitif anlamda bir yoğunluk değil; birçok alanda dünyanın krizlerle sarsıldığı bir dönemdeyiz. Bu nedenle pek çok hassasiyetin çok ince bir işçilikle, ciddi bir dikkatle ve iyi stratejilerle yönetilmesi gerekiyor. MKYK’mız ve MYK’mız hem iç politika hem de dış politika ile ilgili gelişmeleri bu hassasiyet çerçevesinde değerlendiriyor. Bugün Dışişleri Bakanlığımızın ve Aile Bakanlığımızın sunumları var, ayrıca Türkiye Büyük Millet Meclisi çalışmaları bulunuyor.

Gazze’deki ve Suriye’deki durumun değerlendirilmesi, Aile Bakanlığının gündemiyle ilgili olarak basına yansıyan son konular, sosyal medya kullanımı konusundaki yaklaşımlar, stratejiler ve hazırlıklar başta olmak üzere tüm bu hususların ele alınması amacıyla MKYK’mız kapsamlı bir toplantı gerçekleştiriyor. Sayın Cumhurbaşkanımız ve Genel Başkanımız toplantının açılış konuşmasında Gazze konusunda gelinen son noktayı ve bu konudaki yürüttüğü güçlü diplomasiyi MKYK üyelerimizle paylaştı. Aynı şekilde Suriye’deki olaylara ilişkin değerlendirmelerini ve son durumu aktardı. Bunun dışında iç ve dış politikaya dair MKYK’mıza ve partimizin üst organlarına talimatları oldu; biliyorsunuz bu ay Teşkilat Başkanımız Ahmet Büyükgümüş’ün koordinasyonunda bütün arkadaşlarımız sahadalar. Bu ayı da bu şekilde dolu dolu geçiriyor ve tamamlamak üzereyiz; önümüzdeki aylarda da yine vatandaşlarımızla buluşacağımız programlar gerçekleştireceğiz.

"TERÖRSÜZ TÜRKİYE, TERÖRSÜZ BÖLGEDEN AYRILAMAZ"

Tabii, terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge konusundaki çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz. Daha önce de ifade ettiğim gibi terörsüz Türkiye ile terörsüz bölge iç içe, kol kola ve birbiriyle ayrılmaz bütünlüğe sahip iki kavramdır. Terörsüz Türkiye, terörsüz bölgeden ayrılamaz, terörsüz bölge kavramı da terörsüz Türkiye kavramından ayrı düşünülemez. Zaman zaman bu iki kavramın ayrı ayrı değerlendirilmeye çalışıldığını, aradaki bağın koparılmak istendiğini görüyoruz ancak bu bağı koparmaya çalışanların yerine neyi koymaya çalıştıklarına baktığımızda, terör örgütlerini meşrulaştıran, mazur göstermeye çalışan ve terör örgütlerinin sözde kazanımları olarak ifade edilen, aslında terör organizasyonlarının kurduğu diktatöryal vesayetleri kazanım gibi sunan yaklaşımların olduğunu net bir şekilde görüyoruz. Bütün bu süreç, terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge kavramlarının ne kadar zamanlı, ne kadar doğru ve dünyanın içinden geçtiği bu dönemde ne kadar stratejik bir adım olduğunu bir kez daha göstermektedir. Bu nedenle hem MKYK’mız hem de partimizin tüm organları açısından en hassasiyetle takip edilen konuların başında bu mesele gelmektedir.

Bu çerçevede Suriye’deki gündem son derece önemlidir. Uzun zamandır Suriye’de terör örgütlerinin alan kapatma, bazı bölgelerde diktatöryal vesayetler kurma ve terörist faaliyetlerini sürdürme konusundaki uyarılarımızı dile getiriyoruz. Burada da, Suriye’de herkesin kazandığı “tek Suriye, tek ordu” ilkesine bağlılık çerçevesinde tüm etnik, mezhepsel ve dini grupların haklarının garanti altına alındığı bir modelin ve iradenin ortaya çıkması gerektiğini ifade ediyoruz. Gerçekten kastımız, Esad döneminin zulmünden, inkâr ve asimilasyon politikalarından sonra bütün Suriyelilerin Suriye’nin inşasına özne olarak katılması, kimsenin dışlanmaması gerektiğidir. Türkmen, Arap, Kürt kardeşlerimiz, Müslümanlar, Hristiyanlar ile Şii, Sünni, Alevi, Nusayri, Dürzi başta olmak üzere saydığımız ve sayamadığımız tüm mezhep ve etnik grupların tek ve onurlu bir Suriye’nin eşit parçaları olarak ülkenin geleceğinde söz sahibi olması gerektiğini defalarca ifade ettik ve irademizin bu yönde olduğunu açıkça ortaya koyduk.

"PKK TÜM UZANTILARINI FESHETMELİ"

Her zaman hassasiyetle uyguladığımız konulardan biri, Suriye’de DEAŞ’la mücadelenin, DEAŞ’a yönelik mücadelenin kesintisiz bir şekilde sürmesi gerektiğidir. DEAŞ denilen bu katliam örgütünün hiçbir şekilde kendisine alan bulmaması esastır. Aynı şekilde, hangi adı kullanırsa kullansın, hangi harfleri kullanırsa kullansın hiçbir terör örgütünün burada var olmaması gerektiğini net bir biçimde ifade ediyoruz ve bu konuda uzun süredir uyarılarımızı açık şekilde yapıyoruz. Bu çerçevede iki hususta net cümleler kurduk ve izahını da yaptık. Birincisi, terörsüz Türkiye ve terörsüz bölge süreci kapsamında PKK’nın tüm şube, uzantı ve illegal yapılanmalarıyla kendisini feshetmesi ve silah bırakması gerektiğini, buna Suriye, Irak, İran yapılanmaları ile Avrupa’daki illegal yapılanmaların da dâhil olduğunu açıkça ifade ettik. Bunun devamı olarak, bu sürecin farklı yöntemlerle ilerleyebileceğini, Irak’taki yöntemin farklı, Suriye’deki yöntemin farklı olabileceğini dile getirdik. Suriye açısından bizim önemsediğimiz, hem kan dökülmemesi, hem Suriye’deki Kürt kardeşlerimizin haklarının garanti altına alınması ve terörün vesayetinden kurtulması, hem de Suriye’nin birlik ve bütünlüğüne zarar veren terör ve asimetrik silahlı grupların ortadan kalkması, ancak bunun Suriye’nin bir parçası olarak gerçekleşmesidir. Bu bakımdan 10 Mart Mutabakatı’nın önemini özellikle vurguladık.

10 Mart Mutabakatı esasında son derece sade bir yöntemi içeriyordu. SDG’nin, içindeki Suriyeli olmayan PKK unsurlarından arındığı ve terör faaliyetlerinden vazgeçtiği takdirde, SDG unsurlarının bireysel olarak Suriye ordusunun bir parçası hâline gelmesi ve tek Suriye ilkesi çerçevesinde bu entegrasyona yönelmesi durumunda, tüm bu sürecin çatışmasız şekilde çözülebileceği öngörülüyordu. Günün sonunda havalimanlarının, gümrük kapılarının ve enerji bölgelerinin Suriye devletine devri de Suriye’nin kuzeyinde bir terör devletçiği kurmak isteyenlerin bu yanlış yaklaşımdan vazgeçtiğinin somut göstergesi olacaktı. Bu konuda da sürekli olarak şunu ifade ettik: Tek Suriye, tek ordu ilkesine aykırı bir tutum almanın hem Türkiye açısından bir millî güvenlik sorunu ve tehdidi olduğu, hem de Suriye açısından bir millî güvenlik sorunu ve tehdidi teşkil ettiği noktasında Türkiye ile Suriye’nin ortak düşündüğünü vurguladık. Ayrıca önemsediğimiz bir diğer husus, Esad rejimi döneminde kimlikleri ve varlıkları yok sayılmış Kürt, Türkmen ve diğer unsurların kimlik ve kültürlerinin garanti altına alınmasıdır.

Bu çerçevede daha önce de ifade ettiğim gibi, Sayın Cumhurbaşkanımız, Esad henüz katliamlara başlamadan önce rejimle yapılan görüşmelerde, başbakan olduğu dönemde, Suriye’deki Kürtlere kimlik haklarının verilmesini, insan hakları konusunda eksiklik bırakılmamasını ve vatandaşlık haklarından eşit şekilde yararlanmalarını özellikle vurgulamıştır. Bizler bu toplantılarda Sayın Cumhurbaşkanımızın bu hususları Esad’a ve heyetine defalarca bizzat söylediğine tanıklık ettik, hatta o dönemde bugün bu konularda çok konuşan ve yanlış değerlendirmeler yapan bazı siyasi partilerin gündeminde Suriye Kürtleri meselesi dahi bulunmuyordu.

Suriye’deki devrimden sonra da bu hassasiyetlerimizi sürdürdük ve burada tek bir Suriye’nin, tek bir Suriye iradesinin ortaya çıkması, Türkmen, Kürt ve Arap kardeşlerimizin ortak bir irade ile kendi ülkelerine ve devletlerine eşit özne olarak katılmalarının sağlanması gerektiğini ifade ettik. Hatta biliyorsunuz, geçenlerde sizlerden biri bana SDG’nin Türkiye’yi ziyaret etmesi gerektiğine dair bazı siyasetçilerin açıklamalarıyla ilgili değerlendirmemi sormuştu. O zaman da şunu söylemiştim: Bahsettiğimiz şekilde Suriyeli olmayan PKK unsurlarından arınırlar, terörist faaliyetlerden vazgeçerler ve Suriye ordusuna entegre olurlar, daha sonra siyasi parti olarak yollarına devam eder, mecliste ve hükümette yerlerini alırlarsa, elbette Türkiye’yi ziyaret etmelerinde bu açıdan bir mahsur olmaz. Biz bölgedeki bütün partilerle görüşüyoruz ama bunu meşru zeminde yapıyoruz diye açık ve net bir şekilde ifade etmiştim.

Bütün bu çerçeveye baktığımızda, Suriye Cumhurbaşkanı Sayın Şara tarafından yayımlanan ve Suriye’deki Kürt kardeşlerimizin haklarını, kimliklerini garanti altına alan kararnamenin son derece sevindirici olduğunu belirtmek isterim. Kararname tam olarak okunduğunda, Suriye Kürtlerinin Suriye’nin ayrılmaz bir parçası olduğu, dillerinin ve kültürlerinin güvence altına alındığı açıkça görülmektedir. Bazıları bu kararnameyi küçümsemeye çalışsa da unutulmamalıdır ki Esad rejiminin özellikle inkâr ve yok sayma politikaları dikkate alındığında, Kürt kardeşlerimizin orada nüfus cüzdanı dahi yoktu. Bugün bunun devlet düzeyinde bir kararnameyle garanti altına alınması ortaya konan irade beyanı açısından hem sevindirici hem de son derece önemlidir.

"KÜRT KARDEŞLERİMİZ İÇİN HUKUKİ BİR ZEMİN ORTAYA ÇIKMIŞTIR"

İkinci olarak, Orta Doğu’da kimlik, etnik ve mezhep kavgalarının ne kadar acı sonuçlar doğurduğu ortadadır ve belki de son 100 yıl içinde ilk defa çoğulculuğu benimseyen böyle bir kararname ortaya çıkmıştır. Orta Doğu’daki devletlere bakıldığında, resmen o ülkede çoğulculuğun benimsendiğini ifade eden bir hukuki zemin oluşmuştur. Elbette önemli olan eylemlerdir ancak sonuçta Kürt kardeşlerimiz için hukuki bir zemin ortaya çıkmıştır ve bunun takibi gerekmektedir. Bu konudaki hassasiyetlerimizi Suriye yönetimiyle paylaşıyoruz, Sayın Şara ve yönetimi de tek Suriye ilkesi etrafında bu konularda son derece hassas olduklarını ifade etmektedir. Tüm bu çerçevede, ne yazık ki 10 Mart Mutabakatı’na SDG tarafından uyulmadığı için herkesin bildiği askeri operasyonlar başlamış, 18 Ocak mutabakatıyla ise bir noktaya varılmıştır. Bugün itibarıyla bir kez daha görülmüştür ki Suriye’de terör örgütleri ortadan kalktığında ve terör örgütlerine alan açan unsurlar bertaraf edildiğinde en çok kazananlar Suriye Kürtleri, Türkmenleri, Arapları ve diğer tüm gruplar olmaktadır. Dolayısıyla Suriye’de ortaya çıkan son tabloyu bütün Kürtlerin, bütün Türkmenlerin ve bütün Arapların kazanımı olarak görmek gerekir. Eğer birileri herhangi bir yerde bir terör örgütünün kazanımını bir etnik grubun kazanımı olarak sunuyorsa, burada son derece hastalıklı bir zihniyetin işlediğini söylemek gerekir. Birilerinin çıkıp SDG’nin Kürtleri temsil ettiği gibi hastalıklı bir cümle kurması ile bir başkasının DEAŞ’In Arapları temsil ettiği gibi hastalıklı bir cümle kurması arasında hiçbir fark yoktur; bu sebeple terör örgütleri konusunda ilkesel bir tutum ortaya koymak şarttır ve gerçek kazanım, Suriye’de Kürt kardeşlerimizin, Türkmenlerin ve Arapların bu terör örgütlerinden kurtulmasıdır.

Açıkça beyan edilecek politik süreçlerin ve siyasal katılım mekanizmalarının hukuk temelinde sağlıklı işlemesine yönelik gayretlerin ortaya konulması, aynı zamanda kurumsal kapasitenin açık biçimde inşa edilmesi anlamına gelmektedir. Dolayısıyla SDG’nin ya da DEAŞ’in kaybını Kürtlerin veya Arapların kaybı gibi kodlayanların, gerçekte Kürt ya da Arap diye bir derdi olmadığı, sahadaki gelişmeler ve 10, 20, 30 yıllık tarihsel perspektiften bakıldığında çok net biçimde görülmektedir. Günün sonunda esas kazanımın, birincisi Suriye devleti tarafından Kürt kardeşlerimizin haklarını ve kimliklerini garanti altına alan kararnamenin yayımlanmış olmasıdır.

"AVRUPA NORM KOYMA KABİLİYETİNİ MAALESEF KAYBETTİ"

Uzun süre neoliberal ekonomik düzenin temsilcisi olan çevreler, bu düzenin sorunlarını bilmelerine rağmen bunu açıkça ifade edemiyorlardı. Bugün ise kamuya açık toplantılarda bu düzenin elitlerinin, neoliberal sistemin ikiyüzlülüğünü dile getirmeye çalıştıklarını görüyoruz. Bu durum, Cumhurbaşkanımızın yıllar önce dile getirdiği tespitlerin bugün adeta teyit edilmesi anlamına gelen son derece çarpıcı ifadelerin duyulmasına yol açmaktadır. Biz her zaman şunu söyledik: Bu düzen adına norm koyma yetkisini kendisinde görenlerin, önce bu normlara sadık kalması gerekir. Eksik de olsa Avrupa için geçerli gördüğünüz bir insan hakları veya hukuk devleti normunu Afrika ya da Asya için geçerli görmezseniz, bu bir gün tsunami etkisiyle gelir sizi vurur ve bununla yüzleşmek zorunda kalırsınız. Bugün Avrupa’daki bazı ülkeler Grönland tartışmaları üzerinden seslerini yükseltirken, itiraz ettikleri uygulamaların aynısını Afrika’daki pek çok ülkeye yaptıklarını hatta bugün eleştirdikleri söylem ve girişimlerin benzerlerini daha bir ay önce Afrika’da bir ülkede darbe teşebbüsü yoluyla denemeye çalıştıklarını görüyoruz. Bu tablo, Avrupa’nın norm koyma kabiliyetini maalesef kaybettiğini göstermektedir.

Batı ittifakı kendisini yalnızca askeri bir yapı olarak değil, aynı zamanda değerler ittifakı olarak tanımlıyordu, ancak bugün bu değerler ittifakı olma vasfının nasıl çatladığını ve ortadan kalktığını açıkça görüyoruz. Bu bağlamda daha önce de ifade ettiğim gibi, İtalyan sosyalist düşünür Gramsci’nin “Eski dünya ölüyor, yeni dünya doğamıyor; şimdi canavarlar zamanı” sözü son derece açıklayıcıdır. Bu cümleyi yıllardır bu kürsülerden dile getiriyoruz ve bugün baktığımızda Davos’ta dahi bu düzenin elitleri tarafından en çok referans verilen ifadelerden biri hâline geldiğini görüyoruz. Bu çerçevede Kanada Başbakanı’nın konuşması da oldukça çarpıcıydı. “Yeni düzen bir yama mı olacak yoksa bir mimari mi?” sorusunu sordu, ancak yeni düzenin mimari olabilmesi için ne yeterli bir entelektüel tartışma, ne siyasi kapsayıcılık ne de uygun bir ortam bulunmaktadır, hatta bırakın mimariyi, bu düzene bir yama yapılabilme imkânının dahi ortadan kalktığı, hiçbir yamayla meselenin çözülemeyeceği bir noktaya gelindiği net biçimde görülmektedir. Biz Cumhurbaşkanımızla birlikte G20 toplantılarına katıldığımızda başka şeyler duyuyorduk, ardından BRICS, Şanghay İşbirliği Örgütü gibi küresel güneyin kendisini ifade ettiği platformlardaki liderlerin konuşmalarına bakıyor, aradaki büyük farkı net şekilde görüyorduk ancak son Güney Afrika’daki G20 toplantısında itirazların neredeyse küresel güneyin itirazlarına çok benzediğini gözlemledik. Bu da dünyanın manyetik alanlarındaki değişimin, siyasi manyetik alanlarda da kendisini gösterdiğini ortaya koymaktadır.

Elbette bugün en çok tartışılan konulardan biri de yapay zekâ meselesi ve insanlığın geleceğidir; sanayi devriminin işçileri işsiz bırakmasının ardından, şimdi de yapay zekânın beyaz yakalıları ve eğitimli kesimleri işsiz bırakacağı yönünde ciddi bir tartışma yürütülmektedir.

Yaygın bir yoksulluk simülasyonu, dünyanın her tarafında eğitimle dahi giderilemeyen bir yoksulluk tablosu ortaya çıkarıyor. Bu yoksulluğa karşı mücadele için insanlığın anayasalara madde koymaktan yeni stratejiler geliştirmeye kadar çok yönlü bir çerçeve üretmesi gerekiyor ancak şimdilik çatışma dışında bir şey üretilemediğini görüyoruz.

"İRAN KONUSUNU ÇOK YAKINDAN VE ENDİŞEYLE TAKİP EDİYORUZ"

İran konusunu çok yakından ve endişeyle takip ediyoruz. İran’a yönelik herhangi bir dış müdahalenin karşısındayız, bunun son derece yanlış olacağını açıkça ifade ediyoruz, çünkü hem dış müdahale hem de dış müdahale yoluyla bir darbe İran için çok ağır ve sıkıntılı sonuçlar doğurur. Burada İran halkının iradesine saygı gösterilmelidir. Tarih boyunca binlerce kez denendiği üzere her dış müdahale vahşi, son derece acı verici ve bedelini halka ödeten sorunlar üretmiştir. Ülkelerin devlet başkanlarının hedef alınması ya da Venezuela ve bugün İran örneklerinde olduğu gibi silah zoruyla rejim değişikliği dayatılması dünyanın hiçbir yerinde çözüm olmamış, aksine daha büyük sorunlara yol açmış ve bu durum geçmişte bu süreçlerde rol almış Amerikalı siyasetçiler tarafından dahi itiraf edilmiştir.

Elbette İran’daki sorunları görmezden gelmiyoruz. Toplumsal ve devlet hayatında sıkıntılar vardır ancak bunlar kardeş İran halkının kendi dinamikleriyle çözülmelidir, dış müdahaleyle bu iradenin üzeri örtüldüğünde çok daha katı ve olumsuz sonuçlar ortaya çıkmaktadır. İran köklü bir devlettir, komşumuzdur ve İran halkı bizim için kardeş bir halktır. Bu nedenle İran’a yönelik dış müdahalenin son derece yanlış sonuçlar doğuracağını ve kesinlikle olmaması gerektiğini net biçimde ifade ediyoruz.

"GAZZE KURULU’NUN YAPACAĞI ÇALIŞMALAR MYK’DA DA ELE ALINDI"

Gazze konusundaki gündemimiz her zaman esas gündemdir. Son kurulan Gazze Kurulu’nun yapacağı çalışmalar biraz önce MYK’da da ele alındı ve yakından takip edilecektir. Her zaman söylediğimiz gibi yanlış haberlerden ve aşırı söylemlerden kaçınılmalıdır. Filistin’i Filistinliler yönetmelidir ve bu iradeyi gölgeleyecek tutumlardan uzak durulmalıdır. Kalıcı barışın tek yolu ateşkesin kalıcı hâle gelmesi ve ardından 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan, entegre ve toprak bütünlüğüne sahip bir Filistin devletinin kurulmasıdır. Bu gerçekleşmeden kalıcı barış mümkün değildir. Ayrıca son derece acımasız ve yanlış ifadeler kullanılmaktadır. Gazze bir emlak değildir, emlak yaklaşımıyla değerlendirilecek bir toprak parçası değildir, Gazze bir vatandır ve bunu yok sayan yaklaşımlar son derece vahşi ve barbar söylemler anlamına gelir. Gazze, asil ve soylu insanların insanlığa ve direnişe ders vermiş olduğu bir vatandır. Bu nedenle Filistin’i Filistinlilerin yönetmesi ilkesine ve Gazze’nin Batı Şeria ile birlikte Filistinlilerin vatanı olduğu gerçeğine saygı duyulmalıdır. Gazze Barış Kurulu çerçevesindeki çalışmalar da bu anlayışla sürdürülmelidir.

Etiketler :
HABERE YORUM KAT