Dijital dünyada da insan kalmayı öğrenmemiz gerekiyor!
Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Gül Esra Atalay, Türkiye Ajansı'na 21 Mart Nezaket Günü kapsamında, dijital platformlarda iletişim dili ve nezaket kültürünü değerlendirdi.
Prof. Dr. Atalay, “Günümüzde dijital nezaket hem ailelerin hem de eğitim kurumlarının çocuklara, gençlere genel terbiye ve saygı eğitimlerinin önemli bir parçası olmalı. Kısacası, dijital dünyada da insan kalmayı öğrenmemiz gerekiyor.” dedi.
Dijital iletişimde mimik ve tonlama yok
Dijital ortamlarda kurulan iletişimin yüz yüze iletişimden farklı dinamiklere sahip olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Atalay, “Dijital platformda iletişim kurarken günlük yaşamda konuşmalarımıza eşlik eden mimikler, jestler, ses tonlamaları yok. Bundan dolayı muhatabımız bizi yalnızca kullandığımız sözlerle değerlendiriyor. Bu sınırlı iletişim biçimi birçok yanlış anlamalara neden olabiliyor. Önemsiz gibi görünen küçük bir kelime seçimi bile çok daha sert algılanabiliyor. Yüz yüze iletişimde genelde kendimizi daha fazla kontrol ediyoruz; çünkü karşımızdaki kişinin tepkilerini anında görüp buna göre kendi mesajımızı yeniden şekillendirebiliyoruz. Dijitalde ise bu geri bildirim gecikmeli ya da hiç yok. Bu da iletişimi daha soğuk ve riskli hale getiriyor. Dolayısıyla nazik bir iletişim üslubu kullanmaya dikkat etmek her zamankinden daha önemli hale geliyor.” dedi.
Sosyal medyada sert dilin nedeni sadece bireyler değil
Sosyal medyada kullanılan dilin çoğu zaman daha sert ve kırıcı olabildiğini ifade eden Prof. Dr. Atalay, “Bunun birkaç nedeni var. Birincisi, insanlar ekranın arkasında kendilerini daha güvende hissediyor. İkincisi, hızlılık baskısı var. Çoğu zaman düşünmeden hemen yazıp gönderiyoruz. Üçüncüsü de sosyal medyanın algoritmik yapısı daha keskin, daha iddialı, hatta daha saldırgan içerikler daha fazla görünür oluyor. Yani sadece bireysel değil, yapısal bir teşvik de söz konusu. Sosyal medyada karşımızdakinin bir insan olduğunu, yazdıklarımızdan, kullandığımız kelimelerden olumsuz etkilenebileceğini daha az düşünüyoruz. Yüz yüze iletişimin avantajları ortadan kalktığında, özellikle anonimlik söz konusuysa çok daha kaba ve kırıcı olunabiliyor.” diye konuştu.
Bu durumun literatürde “çevrimiçi disinhibisyon etkisi” olarak adlandırıldığını belirten Prof. Dr. Atalay, dijital ortamlarda kurulan iletişimin bazen gerçek değilmiş gibi algılanabildiğine dikkat çekti ve “Çevrimiçi ortamlarda kurulan etkileşimin gerçek değilmiş gibi algılanması olarak özetlenebilecek bu etki altında insanlar sosyal medyada karşımızdakinin ne hissettiğini düşünmeden, olduğundan daha açık sözlü, daha cesur ve ne yazık ki daha kaba olabiliyor. Oysa ekranın arkasında yine bir insan olduğunu hatırlamak önemli.” şeklinde konuştu.
Emojiler yanlış anlaşılmaları azaltabiliyor
Yazılı dijital iletişimde tonlama ve mimik olmadığı için yanlış anlaşılmaların daha sık yaşanabildiğini belirten Prof. Dr. Atalay, günlük iletişimde emojilerin bu boşluğu kısmen doldurduğunu ifade etti ve “Aslında emojiler bu boşluğu doldurmak, karşı tarafa mesajı kendi yüklediğimiz anlam ve duygu bagajıyla birlikte göndermek için kullanılıyor. Günlük sosyal medya yazışmalarında emojiler kurtarıcı olabiliyor. Ancak daha resmi yazışmalarda emoji kullanmak hoş karşılanmayabilir. Gayri ciddi olarak görülebilir. Bu durumda yazdığımız mesajı kontrol etmeden göndermemek, göndermeden önce mutlaka bir kez sesli okuyarak istediğimizin dışında bir anlam ya da duyguyu çağrıştırıp çağrıştırmadığına dikkat etmek iyi olabilir. Kısa, net, ima, ironi ve esprilerden arındırılmış bir üslup yanlış anlaşılmaların önüne geçebilir.” ifadesinde bulundu.
Anonimlik saygı sınırlarını zayıflatabiliyor
Dijital ortamlarda anonimlik ve mesafe hissinin saygı ve nezaket sınırlarının aşılmasını kolaylaştırabildiğini ifade eden Prof. Dr. Gül Esra Atalay, “Anonimlik ve mesafe hissi dijital iletişimi daha da kırılgan hale getiriyor. İnsanlar kimlikleri görünür olmadığında ya da karşısındakini ‘gerçek’ bir insan olarak hissetmediğinde, normalde söylemeyecekleri sözleri çok daha rahat dile getirebiliyor. Bu ortamda sosyal normlar gevşiyor, sınırlar esniyor; dolayısıyla saygı ve nezaket ihlalleri artıyor. Özellikle tanımadıkları kişilere karşı, düşünmeden ve ölçüsüzce tepki verebilen bir kullanıcı profili ortaya çıkıyor.” dedi.
Olumsuz yorumların hedefi haline gelen bireyler için bu süreç ciddi bir psikolojik yıpranmaya dönüşebildiğini anlatan Prof. Dr. Atalay, “Üstelik sosyal medyada görünürlük ve ilgi çekme arzusu bu davranışları besliyor. Kendi değerlerini sergilemek, kendince doğru tarafta olduğunu göstermek ya da ahlaki bir üstünlük kurmak adına, çoğu zaman yeterli bilgiye sahip olmadan başkalarını kolayca yargılayan ve linç eden bir dijital kalabalık oluşabiliyor. Ahlaki poz kesme olarak adlandırılan bu duruma sosyal medyada giderek daha çok rastlıyoruz. Bunun mağdurları için ise sosyal yaşam çok zorlaşıyor.” şeklinde konuştu.
Dijital dünyada da insan kalmayı öğrenmeliyiz
Dijital nezaket kültürünün gelişmesi için bireylerden ailelere ve eğitim kurumlarına kadar çok katmanlı bir sorumluluk bulunduğunu belirten Prof. Dr. Atalay, “Dijital nezaket kültürünün gelişmesi için sorumluluk çok katmanlı bir yapıda. Bireyler olarak biraz daha yavaşlamak, düşünerek yazmak ve empati kurmak iyi olabilir. Günümüzde dijital nezaket hem ailelerin hem de eğitim kurumlarının çocuklara, gençlere genel terbiye ve saygı eğitimlerinin önemli bir parçası olmalı. Aileler çocuklara sadece teknoloji kullanmayı değil, dijital ortamda nasıl davranılması gerektiğini de öğretebilirler. Eğitim kurumları bunu bir yaşam becerisi olarak ele almalı. Kısacası, dijital dünyada da insan kalmayı öğrenmemiz gerekiyor.” şeklinde sözlerini tamamladı.