• BIST 93.287
  • Altın 213,698
  • Dolar 5,4738
  • Euro 6,1921
  • İstanbul 11 °C
  • Ankara 5 °C
  • İzmir 14 °C
  • Bursa 6 °C
  • Antalya 16 °C
  • Konya 1 °C

Kültürsüz İlerleme ve İktidar Olmaz

Yusuf Alpaslan

Alaattin Karaca, edebiyata ilgi duyanların yakından tanıdığı bir isim. Karar gazetesinde yazılarını sürdüren Karaca, sosyal medyayı da aktif kullanan, aynı zamanda profesör titrine sahip bir akademisyen. Üzerinde duracağımız Sivil Edebiyat adlı son eserini oluşturan gazete yazıları dışında, karar kitap ekinde daha çok roman ve öykü eleştirileri yapan Karaca, incelediği eserlerle ilgili sosyal medya hesaplarında da gündem oluşturuyor.

karaca.jpgGünümüzde örneğine oldukça az rastlanan metin odaklı, ideolojik saplantılara boğulmadan hakkaniyetli eleştiriler yapan örnek eleştirmenlerden biri olan Alaattin Karaca, belli etiketlere bürünüp işine geleni ön plana çıkaran bir tavra sahip olmadığından yargıları dikkate alınan, özellikle genç yazarlara yön veren bir tarza sahip ki bu durumu Sivil Edebiyat adlı kitabında net bir şekilde hissediyor okuyucu.

Kopernik etiketiyle çıkan ve Karar gazetesinde 2016-2018 arası yayımlanan yazılarından oluşuyor Sivil Edebiyat. Neden Sivil Edebiyat ismi? Kitabın sunuş yazısında yer alıyor bu sorunun cevabı: ‘ … sanatın iktidarla araçsal ilişkisine, daha doğrusu iktidarın/devletin sanatı kendi gücünü pekiştirmek amacıyla kullanmasına hiç sıcak bakmadım. Kanaatimce sanat, vicdani bir etkinliktir; kökünde ilham vardır ve ilhamın iktidarla ilişkisi yoktur. İşte bunun için kitaba, yazıların tümündeki perspektifi kapsayacak biçimde Sivil Edebiyat adını verdim.’

Alaattin Karaca’nın ifade ettiği gibi; Sivil Edebiyat, gazete yazılarından oluştuğu için salt akademik bir dil yerine, daha serbest ve rahat bir üslupla kaleme alınmış. Bu nedenle, adeta roman akıcılığında, sıkılmadan ve yorulmadan okuyor okuyucular. Akademik dile göre gazete yazısındaki üslubun avantajları da ilerleyen satırlarda verilmiş: ‘… Böylece meselelere daha özgün ve eleştirel bakabilme imkanı doğacaktır. Çünkü akademinin kendine özgü bilimsel ya da kuramsal kaygısı, yazara titizlik yönünden bir avantaj sağlasa da özgün ve eleştirel düşüncenin önüne, adına temkin denilebilecek bir engel koyar.’ Gazete yazılarının daha geniş bir okur kitlesine seslenmesi ve etkisinin akademik yazılara oranla daha fazla olması diğer olumlu durumları.

Alaattin Karaca, özellikle sanat ve edebiyatın toplum, iktidar ve devletle ilişkilerine, İslamcı edebiyat konularına yoğunlaşıyor, 194 sayfalık eserin 154 sayfası bu minval üzerine makalelerden müteşekkil. Sanat edebiyatın yalnızca mutlak hakikat ve mutlak güzele tabi olduğunu, ona ulaşmasının yolunun da vicdandan geçtiği neticesine ulaşıyoruz mevzu bahis makalelerden.

Kitapta, İslamcı düşünce ve edebiyat merkezli yazılar, hassaten muhafazakar edebiyatçıların içinde bulunduğu buhran veya çelişkileri önceleyen dikkate değer tespit ve önerilerle dolu. ‘ İslamcı’ tabirinin hükmü ve geçerliği de Alaattin Bey’in birçok yazıda radarına takılıyor: ‘ İslamcı düşünce ve edebiyat adlandırması henüz tartışmalı olsa da, politikada ve siyasi/sosyal hayatta; dolayısıyla hem sanatta hem de politik hareketlerde İslam’ın önemli bir rol oynadığı, etkisini sürdürdüğü kanaatindeyim.’ dedikten sonra, İslamcı kavramına karşı çıkanlara cevap verir: ‘ Türk fikir hareketinde siyasi ve sosyal sorunları İslami referanslarla yorumlayan düşünürleri, (…) birbirinden nasıl ayırt edeceğiz? Demek ki her Müslüman, İslamcı; her Türk de Türkçü olmaz. Bir Müslüman, İslamcı değilse İslam’dan, Türk de Türkçü değilse, Türklükten çıkmaz.’ Bir başka yazısında da İslamcı kavramını kullanılmaktan imtina edenleri eleştirir: ‘ (…) daha açık söyleyeyim; Nazım Hikmet’e ve onu izleyenlere Toplumcu Gerçekçi diyoruz da, Akif’le başlayıp günümüze kadar gelen ve sanat anlayışlarını İslam’a göre belirleyen bir edebi hareketi, asıl referansına uygun biçimde tasnif ve adlandırmaktan niçin imtina ediyoruz? Bu imtina da bir edebiyat tarihi kanonu olmuyor mu?’

‘Sivil Edebiyat’ın can alıcı noktası diyebileceğimiz, pek çok edebiyatseverin yarasını da dağlayan bölümleri, Karaca’nın şu ifadesinde gizli: ‘ … son yıllarda iktidarla/devletle kurduğu ilişkinin de sorunlu olduğunu düşünüyorum. Bir de edebi tekke ve cemaat anlayışının bu düşünce ve edebiyatın gelişmesini baltaladığı görüşündeyim.’ İktidarların genelde kültür ve sanata müdahaleci bir  tavır içinde bulundukları yargısından ve konuyla ilgili makalelerden sanatçının/edebiyatçının iktidara yakınlığının sanatın mühim zaruriyetlerinden hür ortama darbe vuracağını  rahatlıkla anlayabiliyor kitabı okuyanlar.  Kendi adıma şunu ifade etmek isterim ki, mesajın müsebbipleri umarım gerekli dersi çıkarmışlardır, fakat eleştiri hazımsızlığı, kibir ve her şeyi ben bilirimci anlayışla bunun en azından şimdilik mümkün olmayacağının da farkındayım.

karaca_sivil_edebiyat.jpg

Sivil Edebiyat’ın içeriği; Sanat-Edebiyat ve İktidar, İslamcı Düşünce ve Edebiyat, Din ve Sanat,  Şark ve Garp Medeniyetine Dair başlıkları altında dört bölümde tanzim edilmiş.

Her medeniyetin, gerçek iktidarın ve ilerleme hamlesinin arkasında güçlü bir kültür, sanat ve felsefenin olduğunu mimleyen Karaca; bir iktidarı yıkma ya da yeniden bina etmek için kültür, sanat, felsefeden yararlanılacağı ve  Türkiye’nin yıkılış/yapılış maceramızı da ‘ önce ruhları inşa eden felsefeyi, kültürü ve sanatı yıktılar’ cümlesi, ehemmiyetle üzerinde yoğunlaşılması gereken yerinde bir tespit. Ülkemizin kültür hayatı; ‘ … mazi ile alakasız, çağrışımsız ve köksüz kelimelerle bir felsefe üretemiyor, köklü bir şiir yazamıyor, dolayısıyla güçlü bir kültür/medeniyet hamlesi yapamıyoruz. ‘ şeklinde özetlenmiş bölümde.

Türk mimari ve estetik anlayışının unutulmasının neticeleri şu satırlarda hayat buluyor : ‘Medeniyetin yalnızca maddi yüzüne bakıyor ve var güçleriyle toprağı kazıyor, halka maddi/teknolojik imkanlar sunarak şehirleri ve toplumu güya abad(!) ediyorlar. Üstelik abad ettikleri şehir Batı kentleri, hatta o da değil, melez bir çirkinlikler yığınıdır.’ Kültürel ortam üzerine tespitler de oldukça manidar, yürek yakıcı: ‘ … Düzeysiz, ilim ve irfandan yoksun bir şovmen güruhu; popüler, köksüz/türedi bir kültürü/sanatı öz kültür diye çoğaltıp duruyor. (…) Kültürsüz ilerleme ve iktidar olmaz, kültürsüz insan olmaz çünkü.’ Teşhis ve tespitlerden sonra çözüm önerisi de yer alıyor makalelerde: ‘ (…) Artık nur yolunu tıkayan gökdelenler yapmak yerine bozulan insanı ihya etmek, daha doğrusu medeniyetin manevi cephesini de ikmal etmek gerekiyor!’

Hepimizin bir başka derdi de bizde entelektüel ve sanatkar kıtlığı, bunun sebebini de Alaattin Karaca, Cemil Meriç’ten mülhem, ‘önce saraya, sonra devlete yaltaklanmaya bağlıyor. Çünkü devlet vatandaş kavramıyla insanları bir kalıp içine sokmak, koro halinde görmek eğilimindedir. ‘ sanatsal ve fikri etkinlik bir kalıba sokulamayacağından iktidara yakın ve hatta yaltaklanan kimselerin sanatlarının/ürünlerinin kıstaslarını, sınırlarını ve iradelerini varın siz hesap edin.’ İfadeleri ile, günümüz entelektüel kesiminin iktidara yaklaşımındaki yanlışları bir kez daha su üstüne çıkarılırken, mevzu bahis kişiler konusunda okuyucular da uyarılıyor.

Sivil Edebiyat; gündeme aldığı son derece önemli konular yanında Tanpınar’dan, Cemal Süreya’ya; Zweig’den, Cemil Meriç’e bir çok ‘değer’i de misafir ediyor sayfalarına. Misal; Tanpınar’ın darbelere yaklaşımı konusunun farklı kesimlerce yanlış yorumlanması hepimizin malumu. Alaattin Karaca, bu büyük yazarın darbelere yaklaşımının gerekçelerine, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın karakteristik özellikleri çerçevesinde izahlar geliştiriyor.

 Başta da ifade ettiğim gibi, hemen her kesim eleştirilerden nasibini alıyor kitapta, sorgulayıcı ve kuşkucu anlayışın merkezde olduğu bir bakış açısıyla: ‘ (…) sol bugün her ne kadar kültürel iktidar kavramına ve devletin kültüre müdahalesine karşı çıksa da, bu aygıtları yıllarca kullanmıştır aslında.’ Bu haklı ve yerinde tespit, kitapta çeşitli örneklerle de desteklenmekte, bu bölümdeki vurucu soru ise şu: ‘ Siyasal anlamda merkeze yerleşen çevre, kültürel anlamda bunu neden başaramıyor ve bu neye dalalet ediyor?’

Günümüzde, birçok edebi cemaati ve koro şuarasını kendi kendini alkışlayan  koro  olarak nitelendiren Prof. Dr. Alaattin Karaca; ‘ Böyle, cemaat/koro halinde hareket etmenin, edebi camiada iktidar olmak isteyenlere bir avantaj sağlayabileceğini, fakat gerçek edebiyatta esamilerinin okunmayacağını, çünkü şairin sesi koro tarafından bastırılır; tabiri caizse kendi sesini, kişiliğini bulamaz, hatta giderek sahibinin sesine dönüşür.’ sonucuna varıyor. Necip Fazıl, Sezai Karakoç, İsmet Özel’in hiçbir koroya dahil olmadığı hatırlatmasını da yapan Karaca, koronun diğer özelliklerini de şu cümlelerle anlatır: ‘ (…) bu tür bir cemaat,  koro eleştiriye asla tahammül edemez, cemaatin sembolik değerleri olan üstatların eserlerinin eleştirel bir gözle değerlendirilmesinden hoşlanmaz:’ Özellikle sıkı dergi okuyucuları, mesajların kimlere gittiğini anlamışlardır. Kitabın kazanımlarından biri de bu kanaatimce: Takip ettiğiniz yazar, ya da oluşumları daha bilinçli ve düzeyli değerlendirme imkanına kavuşuyorsunuz.

Muhafazakar edebiyat çevrelerinin gelişim çizgileri de şu cümlelerle özetleniyor Sivil Edebiyat’ta: ‘ Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde ana muhalif kitle, dindar ve muhafazakar kesimdir. (…) Dönemin siyasal koşulları gereği, 1920-30’lu yıllarda bu muhalif kitle genelde içe çekilmeyi tercih etmiştir. (…) Bu dindar/muhafazakar suskun kitle, güçlü bir muhalif sese ancak 1943’te Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’su ile kavuşacak(…) Şimdi ne bu söylem, ne de bu söylemden o denli etkilenecek mutahap/muhalif  bir kitle var!’

‘İslamcı Düşünce ve Edebiyat’ bölümündeki makaleler bir nevi, ilk bölümdeki tespitlerin destekleyicisi görüşler niteliğinde. Bu bölümde bahse konu muhafazakarların temel kaygısı; ‘Yeni dünyada Müslüman kalarak yaşamak mümkün mü?’ sorusu üzerinden konumlandırılmış.

Kitabın bu bölümünde dert edinilen sorunlardan biri de, Müslüman/muhafazakar kesimin entelektüel alandaki gücü. Alaattin Karaca, yeterli sayıda entelektüelin olmamasını, eldekilerin de kültürel sermayelerinin az olmasını ve akademinin katkılarının kısıtlılığını çözülmesi gereken dertler olarak nitelendiriyor. Günümüzde, Türk kültürünün önemli meselelerinin başında, entelektüellerimizin devamlılıktan ve bütünlükten mahrum olmasını önceleyen Karaca; makalesinin ana temasını başlıkta veriyor: Söylemde muhafazakar, pratikte konformist ve popülist. İnkılaplardan bazılarının toplumun kültür hayatında  açtığı yaralar da: ‘ Bugünkü Türk ilmi ve sanatı, mazideki birikimden mahrum olduğu için kendini halin akışına bırakmış, amaçsız ve istikametsiz biçimde moda rüzgarının önünde savrulmaktadır.’ yargısıyla okuyucuya ulaştırılmış.

Sivil Edebiyat’ta; çağdaş İslami edebiyatın gelenek ve tarihle bağlantı kuramaması, İslamcı edebiyattaki ağır ve kasvetli tutumlar, İslamcı öykünün okuyucuyla kalbi bağ kuramaması, Nuri Pakdil ve Edebiyat dergisi, İslam toplumları niçin geri kaldı?, İstiklal Marşı’nı değiştirme teşebbüsleri , mezhepler vd. gibi hem düne, hem bugüne dair daha pek çok derin mevzu, hem de pek çok renkli portre yer alıyor.

Her satırı altı çizilesi birbirinden mühim ve dikkate şayan,üzerinde ehemmiyetle durulması elzem ‘’dert’lerle hemhal olmuş Alaattin Karaca. Daha iyi bir kültür hayatının inşası için üzerine düşen vazifeyi ziyadesiyle yerine getirdiğine inandığımız Alaattin Karaca, bu toprakların kültür ve medeniyetini kendine dert edinen herkesin istifade edebileceği ve zevkle okuyacağı türden kıymetli bir eser vücuda getirmiş.

Bu yazı toplam 5404 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2015 Türkiye Ajansı | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 532 205 33 59 - 0 332 233 81 62 Faks : +90 332 233 81 62